Aslı Gibidir

Ne kadar çok seviyoruz yalanla oyalanmayı. Bize bu dünyanın üç günlük olduğunu hatırlatanlardan ne kadar hızlı uzaklaşıyoruz; uzaklaşıyoruz ki, mezarlar artık şehirlerarası yol mesafesinde kalıyor. Genç ve formda kalmak için üstün performans sergiliyoruz. Saçlarımızdaki beyazlarla barışık değiliz, kırışıklara tahammülümüz yok, dünya aslını bağırıp dururken bizler artık dünyadan da hızla uzaklaşıyoruz.

Çocukken gazoz kapağı toplardık. Çocuk dünyamızda bu kapaklar o kadar değerliydi ki büyüklerimize anlatamazdık. Dünyamızda ölüm yoktu, kötülük yoktu, altın ya da gümüş yoktu. O gazoz kapakları hiçbir işimize yaramazdı, karnımızı doyurmazdı ama yine de oynar, toplar ve birbirimizle yarışırdık.

Bir zamanlar dizi izlerdim. Her nasılsa insanlar birbirine ısrarla yalan söylemeye devam ediyor, dürüstlükle bir anda çözülüverecek olaylar büyüdükçe büyüyordu. Dizi izlerken yaşadığım duygular gerçekti; onlarla gülüyor, onlarla ağlıyordum. Kötü karaktere, hele ki Ceyar’a nefret besliyor, kahramana da sempati duyuyordum.  Bazen, senaristlerin usta dokunuşlarıyla dün nefret ettiğim kötü karakterle bugün empati yapmaya başlıyordum. Dizi izlemeyi de bu yüzden bıraktım, dizi izlerken beynimde her şey gerçekten olup bitiyordu. Bir gün, “üzüntüden kanser olacağım” diyerek dizilere isyan ettim. O gün bugündür de dizi izlememeye gayret ediyorum.

Devamı için : Diyanet Dergisi 2017 Mart Sayısı

Arz, Talep ve Diğerleri

Koşmayı o kadar çok istersin ki, koşmaya başlasan duramayacağını sanırsın. Ben de konuşmak istiyordum, konuşmaya bir başlasam duramayacağımı düşünüyordum. Hayatın, bütün olan bitenin anlamını… Konuşursam, paylaşabilecektim ama bu ekmeğini bölüşmeye pek benzemiyor. Çünkü bazı şeyle sadece burada anlamlı, kafamda…

Şimdi deliler gibi konuşmak istemiyorum.  Bütün olan bitenin aslında ne anlama geldiğini, almamız gereken dersleri, kendimizi bir başkasına nasıl yansıttığımızı, nasıl büyük bir ustalıkla kendimizi kandırdığımızı anlamaya çalışırken duyduğum o koşma ihtiyacını hissetmiyorum artık.

Her olayın içinde iki zıt kutbun da bir arada, el ele durduğunu anlatmak istemiyorum, belki anlatamayacağımdan, yahut bunun gereksiz olduğunu düşündüğümden olsa gerek, geçen gün başıma gelen olayı örnek göstermek istemiyorum. Şöyle olmuştu: Bir çocuk yolda koşuyordu. Düşecek diye kaygı duymaya başladım. Öyle kaygılandım ki, düşüp de bir yerini acıtacak diye “koşma çocuk!” diye bağırmak istedim. Zihnime neden koşmakla düşmeyi özdeşleştirdiğimi bilmiyorum, genelde koşan bir çocuksa mutlaka düşecektir. Bir yetişkin için bu kadar endişelenmem, kendim için bile endişelenmem. O an koşmakla düşmenin aslında el ele olduğunu, koşmanın olmadığı yerde düşmenin de olmayacağını fark ettim. Bazen önünden geçtiğim çiçekçiden çiçek satın alırım. Açmış taze çiçekleri alırken, onların kuruyuşunu da satın aldığımı, bunun için de para verdiğimi fark ettim. Tanıştığımızda unutuluşu da alıyoruz yanımıza, yaşadığımızda aşımızı ölümle paylaştığımız gibi. Başlarken, bitişe de başladığımızı anlatmak istemiyorum, kavuşurken aslında ayrılığa kavuştuğumuzu, sevdiğimizle birlikte ayrılığı da kucakladığımızı…

Artık anlatmak istemiyorum. Çünkü bir anlatım biçimi olarak ‘anlatmayı istemeyiş’ de duruyordu başucumda. Her anlatışın bir anlatamama hali olduğunu bilerek; olaylar, sonra başka olaylar, sonra bir başka olay olurken; onları kafamda nasıl birbirine bağladığımı, o olaylardan bir bütüne ulaştığımı, bütünü kavramanın heyecanını anlatmak istemiyorum.

Basit bir sonuçtan başka bir şey kalmıyor geriye. Bilirsiniz, müthiştir doğum sancıları, insanı canından bezdirir ve ortaya çıkardığın şey en çok senin için değerlidir. Başkaları için küçük, sevimli sevilesi şey, senin için çok büyük anlamlar ifade eder. Sonuç basittir, dünyaya bir insan gelmiştir ve o da büyüyüp rollerden rol beğenecektir kendine. Anne babası ona bir sürü umut yatırımı yapacaktır, büyük adam olacaktır, vesaire. Sonuç basittir ama süreç nasıl da karmaşık. Süreç tam bir anlatma hali.

Bütün kazılar zordur, kazı sonunda çıkan şeylerse basit. Anlatınca sanki büyüsü bozulan karmaşıklığın -yani anlatı henüz benim kafamdayken değerli olan şeyin, anlattığımda birden bire basitleşmesi karşısında şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Bir başkasının kafasında olan şey nasıl benim kafamda eğilip bükülüyorsa, benim kafamdaki şey de bir başkasına ulaşıncaya kadar yere dökülüyor, duvara sıçrıyor, eriyor, kırpılıyor yahut bükülüyor.

Bütün kazılar zordur, kazı sonunda çıkan şeylerse basit. Kömürü çıkarmak ne kadar zor ve karmaşıksa, onu yakmak o kadar basit ve kolaydır. Para kazanmak ne kadar zor ve karmaşıksa, onu harcamak kolay ve basittir. Öğrenmek ne kadar karmaşık bir işlemse öğrendiğimizi unutmak çok basittir. Karmaşıklıkla basitliğin bu el ele duruşu şu ara işime gelmiyor. Anlatmak istemiyorum, çünkü her anlatı hem bir kazıyı gerektirir, zordur, hem de anlaşılmamayı da içerir. Konuşa konuşa anlaşamayan, barışa barışa savaşan, yiye yiye doymayan insanlığın bir üyesi olarak konuşmanın, konuşmamaktan daha yararlı olduğuna dair tarihin sunduğu delilleri yetersiz buluyorum. Bu yüzden şunları anlatmak istemiyorum: Tüm barış görüşmeleri ve antlaşmaların içine savaş sebeplerinin de maddelere konduğunu, eğriyle doğrunun siyasi söylemlere göre şekillenip değişebildiğini, hakikati söylemenin yankısının tekfir olduğunu, zanların ve sanalın gerçeğin yerini tuttuğunu veya gerçeğin yerini daralttığını, yönetmenin terbiye etmekle yer değiştirdiğini, adaletsizlikten adalet devşirildiğini, özgürlük söylemiyle köleler üretildiğini ve daha nicesini…

Saygılarımla arz ederken aslında talebi talep ediyorum, vesselam.

Maske

Bir gün bir misafir geldi evime, bir insanoğlu. İçeri buyur edip misafir odasına aldım onu. Yüzümde “MİSAFİR İSTEMİYORUM” düşüncesini saklayan “HOŞGELDİNİZ” maskesi vardı. Onun yüzünde de “GELMEYE PEK HEVESLİ DEĞİLDİM AMA İŞİM DÜŞTÜ” düşüncesini saklayan, “SENİNLE AHBAP OLMAK HOŞUMA GİDİYOR” maskesi vardı.

Önce havadan sudan konuştuk. Eşyalar bizi dinliyorlardı. Mutfağa gidip demli bir çay hazırladım. Zaman demleniyordu. Çay içmeye koyulduk. Çaylarımızdan çıkan buharlar, eşyaların dilini çözüyordu. Maskelerimiz yumuşamaya başladı. Havadan sudan konular, ordan burdan konulara dönüştü. Konuşuyorduk.

Zaman demleniyordu. Maskelerimiz erimeye başladı. Yüzümüzden, eriyen maskelerimizin kirli suları damlıyordu. Rahatlıyorduk. Çay içiyor, konuşuyorduk. Konu aşktan meşkten açıldı. Maskelerimiz eriyip gitti ama, hala yüzlerimizden bir şeyler damlıyordu. Eşyalar bizi unutmuş, evin içinde uçuşmaya başlamışlardı.

Çay içesimiz gitmiyordu, içiyorduk. Zaman demini alıyordu. Yüzümüzden bir şeyler akmaya devam ediyordu. Oysa artık maskelerimiz yoktu. “HOŞGELDİNİZ” maskesinin altından, “MİSAFİR İSTEMİYORUM” düşüncesi eriyordu şimdi de! İşte şıp şıp damlıyordu! Onun da düşüncesi eriyordu. Yavaş yavaş, onun eriyen düşüncesinin altından başka bir düşünceyi okumaya başladım:

“BİR İNSANLA KONUŞMAYA, KENDİMİ ANLATMAYA NE ÇOK İHTİYACIM VAR.” O da benim eriyen düşüncemin altından başka şeyler okuyordu: “YALNIZIM, DİNLENMEYE NE ÇOK İHTİYACIM VAR.”

Zaman demini aldı. Eriyen düşüncelerimizin yok olup gitmesinden korkuyor gibiydik. O, bir bahane uydurup gitti. Eşyalar donup kalmışlardı şaşkınlıktan. Bizi hiç anlayamamışlardı. Eşyaları toplayıp yerlerine koydum. Düşüncemin eriyip gitmesinden çok korkmuştum. Bütün maskelerimi takınıp, aynaya baktım. İşte o zaman, ne kadar çirkin olduğumu anladım.

O gece maskelerimi yatağımda ağlayarak akıttım.

Örümcek

Dün banyoda kızım bir örümcek gördüğünü söyledi. Tedirgindi. Uzun zamandır evde böyle bir canlının varlığına şahit olmamıştık. Bizim evde Minnoş yaşar, bir muhabbet kuşu. Yaz aylarında ziyarete gelen sineklere alışığız, nereden çıktığı belli olmayan kelebeklere de; ama sürünen canlılara pek aşina değiliz. Evim çok temiz olduğundan değil elbet, sanırım site bununla ilgili tedbir alıyor, düzenli olarak ilaçlanıyor sitenin çevresi. Örümceği oğlum da görünce ve tuvalete giremeyince harekete geçmek zorunda kaldım ve onu balkondan aşağı attım.

Sabahındaysa kızım daha çok panik oldu. Lavaboya gittiğinde örümceği orada, dün gördüğü yerde görememiş ve kafasında senaryolar kurmaya başlamıştı. Ne tuhaf değil mi, varlığıyla bizi rahatsız eden varlık, yokluğuyla kızımın zihnini harekete geçirdi ve bir takım mitler yaratmasına sebep oldu: Ya yatağa gelirse, ya sırtımdaysa, ya büyüyüp minnoşu yerse gibi akla hayale gelmeyecek hikâyeler uydurmaya başladı.

Varlık belirlidir. Onun orda olduğunu bildiğin sürece kendini güvende hissedersin. Örümcek eğer lavabodaysa, yatakta değil demektir ve rahatça uyursun. Ama varlığın yokluğu belirsizdir, sınırları yoktur. Örümcek ortada yokken, yani ilk görünümünden önce, neden örümceğin yokluğu rahatsız etmemişti kızımı? Bu, bir örümceğin varlığından haberdar olmamak gibi bir şey, ya da çocukken çektiğin duygusal yoksunluktan 40 yaşında haberdar olmana benzer bir yokluk, çünkü varlığını bilmediğin, tanımadığın, tatmadığın bir şeyin yokluğunun sıkıntısını çektiğini kavrayamazsın. Onu ancak ortaya çıktığında, varlık kendini belli edince ona ihtiyacın olduğunu ve bunca zamandır onun yokluğunun sıkıntısını çektiğinin farkına varırsın.

Tuhaf, yokluk hep hazır eder yerini varlık âleminde. Eğer yoksa yerinde bir boşluk vardır ama yeri hep hazırdır. Yaratılış, ortaya çıkış zamanı geldiğinde artık görünür ve bilinir hale gelir ve sınırları belirir varlığın. Boşluğun sınırları yoktur; bu yüzden olsa gerek insan bir boşlukla, bir sisle, sınırlarını göremediği bir varlık ya da kavramla başa çıkamaz. Boşluk, yerine boşluğunu dolduracak varlıkla doldurulana kadar senaryolarla, mitlerle, masallalar ya da zanlarla kendini doldurmaya, korkutmaya, endişelendirmeye devam eder. Zan, boşlukları doldurur, dedikodu ilişkilerdeki boşluğu doldurur, savaş dokunmanın boşluğunu doldurur ama asla varlığın, yani iletişimin, hakikatin ve kişi hakkında doğru bilginin yerini tutamaz. Onlar sadece bir süreliğine bizi oyalar, kendimizi avutur, kandırır, bir film yaratır, izletir, geçer ama bize rağmen gerçek, hakikat var olmaya devam eder.

Tanrı kavramı bizim için bilinemezdir, bu yüzden Kutsal Kitaplarda Allah kendisinden bahseder ki zihnimizde Onunla ilgili mitler, zanlar yaratmayalım. Varlık âleminde izlerini ve sanatını görebildiğimiz Allah’ı kavramlarla tanıyabiliyoruz ancak. Bizim için soyut bir varlığın, bizim için somut olan varlığı yaratmasını, somuta hükmedişini anlamaya çalışıyoruz çocukluğumuzdan itibaren. Bu bağlamda Tanrı cisim olarak değil bir kavram olarak hükmediyor hayatımıza. Peygamberler vasıtası ile Tanrı kavramının sınırları belirleniyor, sıfatlar vasıtasıyla Tanrı kavramı bütünleniyor kafamızda. O bir canavar değilmiş mesela, bir vampir de değilmiş büyücü de. O bir Tanrı’ymış ve cennetle ödüllendirir, cehennemle cezalandırırmış ama kimseyi bu dünyada kendisine itaat etmeye zorlamazmış. Tanrı merhametliymiş, bir tek o affedebilirmiş, onun adına bağışlayacak kimse yokmuş. O bir Tanrı’ymış ve bir tek o yasak koyabilirmiş, onun yasak kıldığını kimse serbest bırakamazmış. O bir Tanrı’ymış ve…

“Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah’a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?” Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha layıktır? (6:81)

Allah’ı, Kur’an-ı Kerim’de kendisini anlattığı gibi bilmezsek, zihinlerimiz kalan boşlukları zanla tamamlıyor ve bizler kendi ellerimizle kendimizi şirke bulaştırmış oluyoruz. Kur’an’da anlatılan şirk inançlarına göz atarsak, şirkin Rabbimizi yeterince tanımamaktan ve ona yeterince güvenmemekten kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Zihnimizin boşluk doldurmayı ne kadar çok sevdiğini insanlık tarihi ve günümüz şirk inançları ispatlıyor. Bu durumda zihnimizin elinden bu imkânı almak ve boşlukları biz, bilincimizle ve ilimle doldurmak zorundayız. Kuran-ı Kerim meali okumak bu yüzden önemli, Rabbimiz bize doğru anlatılıyor mu yoksa anlatıcının zanlarıyla mı dolduruluyoruz? Unutmayalım ki elimizde kapı gibi bir ayet var: “Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” (9:31) Bu Rab edinme işi zihinlerin boşlukları doldurmasından ibaret. Çünkü zihin boşluk kabul etmez, çünkü hayat boşluk kabul etmez ve iman asla boşluk kabul etmez.

39:67 Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hâlbuki bütün yer kıyamet günü O’nun avucundadır. Gökler de kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yüksektir.

Rabbini tanımayandan kul olmaz, vesselam.