Bireysel Rablerden Herkesin Rabbine

Anneannem, daha sonra Kur’an-ı Kerim’den alıntıladığını fark edeceğim kıssalar anlatırdı biz küçükken. Kıssalardan, masallardan hepimiz meşrebimize uygun bir şeylerden nasiplenirdik; kim bilir belki daha dün yalan söylemiştik arkadaşımıza ve anneannem bir masalla bana çalışmanın erdemini fısıldarken, bir başka dinleyenin yalanını yüzüne vuruyordu. Bir kıssadan hepimizin nasibi farklıydı ama kıssanın asıl konusu daima aldığımız gerçek nasibimiz olurdu. Hz. Yusuf’un kıssasından kardeş kıskançlığı çıkardığımız kadar, sabrın büyüklüğünü de çıkarabiliyorduk. Nasıl olur da insan bu denli Rabbine güvenebilirdi, biz Hz. Yusuf kadar Rabbimize güveniyor muyduk diye sormadan da edemiyorduk kendimize.

Hz. İbrahim’in kıssası nasıl da ürkütürdü yüreklerimizi. Allah benden çok sevdiğim bir şeyi feda etmemi isterse, daha misketlerimizin renklerine doyamamışken hem de, o çok sevdiğimiz şeylerden daha çok sevebilir miydik Rabbimizi?
Bir yetişkin için bile zor olan bu sorular daha çocukken kazınmıştı kalbime. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin yaptığı kötülüğü aklım almasa bile, ‘Rabbe güvenmek’ daha çok kurcalıyordu kafamı. Rabbimi o kadar seviyor muydum, Hz. İbrahim kadar, Hz. Yusuf kadar güveniyor muydum O’na? Çocukken bu sorunun cevabını vermek daha kolaydı, “kesinlikle evet, kesinlikle Rabbimi seviyorum” derdim. Büyüdükçe işler daha farklı bir hal almaya başladı. Kıssalar dün gibi hafızamda olsa da, sağdan soldan Rabbim ile ilgili çeşitli haberler, dedikodular geliyordu kulağıma. Her anlatanın meşrebi farklıydı ve herkes Rabbini kendi mayasına göre tanımlıyordu. Giderek kalbimin bulutlandığını hissettim. Çocukken kesinlikle evet dediğim sorulara artık aynı kesinlikle cevap veremiyordum. Birileri kendi dünya görüşüne göre bir Allah anlatıyordu, Rabbimle arama mesafe girdiğini hissediyordum. Bu mesafenin kalıcı olmasından korktum ve Kur’an-ı Kerim’e sarıldım. Rabbim gerçekte ne istiyordu benden, bana söyleyecek neleri vardı, O’nun hakkında duyduklarım gerçek miydi? Rabbimi kendi ağzından tanımalıydım ve başladım okumaya. İrkildim, korktum, sevindim, üzüldüm, gördüm göreceklerimi. O’nun hakkında duyduğum çoğu şey doğru değildi, rahatlamıştım. Vahiy tüm önyargılarımı yıkmıştı, artık mesafelere gerek yoktu Rabbimle aramızda. Yakın olmak için, daha çok okumaya koyuldum ve anladım Rabbe güvenmenin O’nu tanımakla başladığını. O’nu sevmenin tek yolu O’nu doğru tanımaktan geçiyor, anladım ve ısındım Kur’an’a.

O halde sağda solda dolaşan bu propaganda neyin nesiydi, anlatılan Allah ile kendisini Kur’an’da anlattığı Allah arasında nasıl bu kadar fark olabiliyordu? Tüm yeryüzü, gökyüzü Allah’ı tespih ederken, bir bakıma onun yüceliğinin propagandasını yaparken, biz insanlar O’nun hakkında nasıl ileri geri konuşabiliyorduk? Allah adeta bir tüketim nesnesi haline gelmiş, her anlatıcı kendine göre bir Rab pazarlıyordu. Herkesin tek olan Rabbi, bireysel Rablere çoğalmıştı ve bireysel Rabler meydanlarda yarıştırılıyordu.

Tüketicilik genellikle şu şekilde tanımlanır: Ürünlerin veya hizmetlerin daha fazla miktarlarda satın alınması için sistematik arzu ve teşvik yaratmaya dayanan sosyal ve ekonomik düzen.

Kişisel gelişim kitapları gerçekte nasıl konforlu bir din yaratmaya yaradıysa, ‘herkesin Rabbinden Bireylerin Rabbine’ dönüştürülen ilah da; bireylerin konforuna dokunmayacak, aksine bu konforu sürdürecek ilaha dönüştürülmüş ve pazarlanmıştır. Çağımızın en hazin tanıklıklarından biri ile karşı kaşıya iken; ilah kavramının kapitalist düzence bir tüketim nesnesine dönüştürülmesine karşı çıkmamız, gerçek ilahın propagandasını yüksek sesle yapmamız gerekiyor. Kuran, gerçek ilahın kendi propagandasını kendisinin yaptığı, kendisini yeryüzü ayetleri ile birlikte Kuran ayetleriyle de tanıttığı bir araçtır.
Tüketen insanın eğer tüketecekse gerçek ilahı satın alması, tüketim ihtiyacını gidermek uğruna sahte ilahlardan uzak durması için, inananlara düşen görev, gerekirse kapitalist sistemin silahlarından yararlanması gerekiyor. Propaganda kapitalizmin en güçlü silahlarından biridir ama sadece kapitalizmin değil:

“Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ı tesbih ederler. O güçlüdür, Hakim’dir.” (Haşr 1)

Ayetten de anlaşılacağı gibi yeryüzü, gökyüzü, ikisi arasındakiler ve yaratılmış her şey Allah’ı yaratılışlarına uygun olarak Allah’ı tespih ederler. Bir nevi O’nun yüceliğinin, kudretinin, sanatının ve her şeye kadirliğinin propagandasını yaparlar. Bahçede açan erik ağacı, Rabbin diriltmesinin reklamını yapar, ilkbaharda coşan karıncalar, börtü böcek, kelebekler, çiçekler insana dirilişe dair umut aşılar. Bu propagandaya maruz kalmak için İnsana sadece görmek ve işitmek düşer.

“Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yusuf 105)

Rabler pazarlanan, bazen evrene olumlu mesaj gönderme öğütleriyle sınırlar konulan, bazen melekleri yardıma çağırarak yedek Rabler yaratılan bu ilahlar pazarında; kalp temizliğinden çok daha fazlasına ihtiyacımız var. İman bizden yan gelip yatarken “inandım” dememizle ilgilenmiyor. Emek verdiğimiz şeyleri sevdiğimiz gibi, imanımız için de emek vermemiz, onu değerli bulmamız, Rabbimizin propagandasını yapmamız ve güçlü bir ağaç gibi imanımızın serpilip yayılması için onu her zaman desteklememiz gerekiyor. İnsanların gerçek ilaha teveccühüne vesile olacak, gerçek ilahın dinini satın almaya yönlendirecek her eylemden ve her imkândan sorumluyuz, çünkü bizler tüketim çağının çocuklarıyız.

Jean Baudrillard; “Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır” der. Allah ise bizlere şöyle seslenir: “ Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür.” (Ali İmran 139)

Reklamlar

İsraf

Var olan bir şeyi kullanmamak israftır. Yoktan ya da yokluktan israf olmaz. Allah’ın içimize koyduğu kamil insan olma, erdemli davranma, hak uğruna güçlüklere göğüs germe, inandığı değerler uğruna mücadele etme, makam karşısında eğilip bükülmeme gibi hasletler her birimizin içinde birer potansiyel olarak durmasına rağmen, onu eylemsizliğimizle israf etmekteyiz.
 
Eylemsizlik israftır.

Aslı Gibidir

Ne kadar çok seviyoruz yalanla oyalanmayı. Bize bu dünyanın üç günlük olduğunu hatırlatanlardan ne kadar hızlı uzaklaşıyoruz; uzaklaşıyoruz ki, mezarlar artık şehirlerarası yol mesafesinde kalıyor. Genç ve formda kalmak için üstün performans sergiliyoruz. Saçlarımızdaki beyazlarla barışık değiliz, kırışıklara tahammülümüz yok, dünya aslını bağırıp dururken bizler artık dünyadan da hızla uzaklaşıyoruz.

Çocukken gazoz kapağı toplardık. Çocuk dünyamızda bu kapaklar o kadar değerliydi ki büyüklerimize anlatamazdık. Dünyamızda ölüm yoktu, kötülük yoktu, altın ya da gümüş yoktu. O gazoz kapakları hiçbir işimize yaramazdı, karnımızı doyurmazdı ama yine de oynar, toplar ve birbirimizle yarışırdık.

Bir zamanlar dizi izlerdim. Her nasılsa insanlar birbirine ısrarla yalan söylemeye devam ediyor, dürüstlükle bir anda çözülüverecek olaylar büyüdükçe büyüyordu. Dizi izlerken yaşadığım duygular gerçekti; onlarla gülüyor, onlarla ağlıyordum. Kötü karaktere, hele ki Ceyar’a nefret besliyor, kahramana da sempati duyuyordum.  Bazen, senaristlerin usta dokunuşlarıyla dün nefret ettiğim kötü karakterle bugün empati yapmaya başlıyordum. Dizi izlemeyi de bu yüzden bıraktım, dizi izlerken beynimde her şey gerçekten olup bitiyordu. Bir gün, “üzüntüden kanser olacağım” diyerek dizilere isyan ettim. O gün bugündür de dizi izlememeye gayret ediyorum.

Devamı için : Diyanet Dergisi 2017 Mart Sayısı

Arz, Talep ve Diğerleri

Koşmayı o kadar çok istersin ki, koşmaya başlasan duramayacağını sanırsın. Ben de konuşmak istiyordum, konuşmaya bir başlasam duramayacağımı düşünüyordum. Hayatın, bütün olan bitenin anlamını… Konuşursam, paylaşabilecektim ama bu ekmeğini bölüşmeye pek benzemiyor. Çünkü bazı şeyle sadece burada anlamlı, kafamda…

Şimdi deliler gibi konuşmak istemiyorum.  Bütün olan bitenin aslında ne anlama geldiğini, almamız gereken dersleri, kendimizi bir başkasına nasıl yansıttığımızı, nasıl büyük bir ustalıkla kendimizi kandırdığımızı anlamaya çalışırken duyduğum o koşma ihtiyacını hissetmiyorum artık.

Her olayın içinde iki zıt kutbun da bir arada, el ele durduğunu anlatmak istemiyorum, belki anlatamayacağımdan, yahut bunun gereksiz olduğunu düşündüğümden olsa gerek, geçen gün başıma gelen olayı örnek göstermek istemiyorum. Şöyle olmuştu: Bir çocuk yolda koşuyordu. Düşecek diye kaygı duymaya başladım. Öyle kaygılandım ki, düşüp de bir yerini acıtacak diye “koşma çocuk!” diye bağırmak istedim. Zihnime neden koşmakla düşmeyi özdeşleştirdiğimi bilmiyorum, genelde koşan bir çocuksa mutlaka düşecektir. Bir yetişkin için bu kadar endişelenmem, kendim için bile endişelenmem. O an koşmakla düşmenin aslında el ele olduğunu, koşmanın olmadığı yerde düşmenin de olmayacağını fark ettim. Bazen önünden geçtiğim çiçekçiden çiçek satın alırım. Açmış taze çiçekleri alırken, onların kuruyuşunu da satın aldığımı, bunun için de para verdiğimi fark ettim. Tanıştığımızda unutuluşu da alıyoruz yanımıza, yaşadığımızda aşımızı ölümle paylaştığımız gibi. Başlarken, bitişe de başladığımızı anlatmak istemiyorum, kavuşurken aslında ayrılığa kavuştuğumuzu, sevdiğimizle birlikte ayrılığı da kucakladığımızı…

Artık anlatmak istemiyorum. Çünkü bir anlatım biçimi olarak ‘anlatmayı istemeyiş’ de duruyordu başucumda. Her anlatışın bir anlatamama hali olduğunu bilerek; olaylar, sonra başka olaylar, sonra bir başka olay olurken; onları kafamda nasıl birbirine bağladığımı, o olaylardan bir bütüne ulaştığımı, bütünü kavramanın heyecanını anlatmak istemiyorum.

Basit bir sonuçtan başka bir şey kalmıyor geriye. Bilirsiniz, müthiştir doğum sancıları, insanı canından bezdirir ve ortaya çıkardığın şey en çok senin için değerlidir. Başkaları için küçük, sevimli sevilesi şey, senin için çok büyük anlamlar ifade eder. Sonuç basittir, dünyaya bir insan gelmiştir ve o da büyüyüp rollerden rol beğenecektir kendine. Anne babası ona bir sürü umut yatırımı yapacaktır, büyük adam olacaktır, vesaire. Sonuç basittir ama süreç nasıl da karmaşık. Süreç tam bir anlatma hali.

Bütün kazılar zordur, kazı sonunda çıkan şeylerse basit. Anlatınca sanki büyüsü bozulan karmaşıklığın -yani anlatı henüz benim kafamdayken değerli olan şeyin, anlattığımda birden bire basitleşmesi karşısında şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Bir başkasının kafasında olan şey nasıl benim kafamda eğilip bükülüyorsa, benim kafamdaki şey de bir başkasına ulaşıncaya kadar yere dökülüyor, duvara sıçrıyor, eriyor, kırpılıyor yahut bükülüyor.

Bütün kazılar zordur, kazı sonunda çıkan şeylerse basit. Kömürü çıkarmak ne kadar zor ve karmaşıksa, onu yakmak o kadar basit ve kolaydır. Para kazanmak ne kadar zor ve karmaşıksa, onu harcamak kolay ve basittir. Öğrenmek ne kadar karmaşık bir işlemse öğrendiğimizi unutmak çok basittir. Karmaşıklıkla basitliğin bu el ele duruşu şu ara işime gelmiyor. Anlatmak istemiyorum, çünkü her anlatı hem bir kazıyı gerektirir, zordur, hem de anlaşılmamayı da içerir. Konuşa konuşa anlaşamayan, barışa barışa savaşan, yiye yiye doymayan insanlığın bir üyesi olarak konuşmanın, konuşmamaktan daha yararlı olduğuna dair tarihin sunduğu delilleri yetersiz buluyorum. Bu yüzden şunları anlatmak istemiyorum: Tüm barış görüşmeleri ve antlaşmaların içine savaş sebeplerinin de maddelere konduğunu, eğriyle doğrunun siyasi söylemlere göre şekillenip değişebildiğini, hakikati söylemenin yankısının tekfir olduğunu, zanların ve sanalın gerçeğin yerini tuttuğunu veya gerçeğin yerini daralttığını, yönetmenin terbiye etmekle yer değiştirdiğini, adaletsizlikten adalet devşirildiğini, özgürlük söylemiyle köleler üretildiğini ve daha nicesini…

Saygılarımla arz ederken aslında talebi talep ediyorum, vesselam.